13 Ağustos 2014 Çarşamba

ŞEYH SÂFÎ MENAKIBI VE BUYRUKLAR

ŞEYH SÂFÎ MENAKIBI VE BUYRUKLAR
Ahmet TAŞĞIN 


ÖZET 
Bu makale, Milli Kütüphanede bulunan yazma bir buyruğu konu almaktadır. Adı geçen buyruk, Menâkıbı Şeyh Sâfî ismiyle kayıtlıdır. Metne bağlı kalarak buyruk, günümüz harflerine aktarılmıştır. Asıl metin de makalenin sonuna eklenmiştir. 

Giriş 

Alevi-Bektaşi yazılı kaynakları arasında yer alan buyruklar, Alevi-Bektaşilerin inanç, ibadet, sosyal ilişkilerini içine alan önemli veri kaynakları arasındadır. Bu yönüyle buyruklar, Alevi-Bektaşilerin dinî-sosyal yapılarına yönelik yazılı kaynaklara başvurarak yapılacak araştırmalarda temel başvuru kaynağıdır. Bu önemine karşın buyrukların bir koleksiyonu oluşturulamadığı gibi karşılaştırılmalı bir çalışma da yapılamamıştır. Özellikle farklı şahıslarda bulunan buyruklar bir araya toplanmalı ve oluşturulan bu yeni koleksiyona bağlı olarak Alevi-Bektaşi toplulukları arasındaki farklılaşmanın bir boyutuna ışık tutulmalıdır. Ayrıca sözlü kültürle beslenen Alevi-Bektaşi sosyal yapısının açıklanması için bir adım daha atılmış olacaktır. Bundan dolayı bu metinler belirli bir program çerçevesinde hazırlanıp yayımlanmalıdır.
Bir sonraki aşamada yazılı kaynakları ile yaşanan Alevi-Bektaşilik arasındaki ilişki kurularak bu metinlerin daha iyi anlaşılmasına çalışılmalıdır. Kaynaklarda aktarılan ve grubun kurgusunu sunan şema, yaşanan Alevi-Bektaşilik sosyal yapısıyla sürdürülmektedir. Yani Alevi-Bektaşi dinî-sosyal yapısının yine bu kaynaklar aracılığıyla oluşturulduğu veya bu yapıyla başa baş gittiği konusu göz önünde tutulmalı ve bu yapının bu yolla çözümlenmesinin anlaşılmasına yardımcı olacağı hatırdan çıkarılmamalıdır. Bir başka ifade ile Alevi-Bektaşi yazılı kaynaklarının tarihsel süreci takip edilerek dinî-sosyal yapılarına ilişkin bir açıklamanın siyasal propagandadan uzak yapılabileceği imkânlarından söz ediyorum. Bu bakımdan da buyrukların ortaya çıkışı üzerinde durmak gerekmektedir. Buyrukların kimin tarafından, nerede, ne zaman yazıldığı bilinmemektedir. Buna karşın Anadolu merkezli olduğu gibi bir hava oluşturulmakta ve daha da ileri gidilerek Anadolu’dan Safeviler’e katılan topluluklar tarafından oluşturulduğu izlenimi verilmektedir.

Bu konuda daha belirgin ve üzerinde durulan kısım buyruklar ile Safeviler arasında kurulan ilişkidir. Bu ilişkinin kurulmasının nedeni ise Safevilerin siyasal propagandanın bir parçası olarak kendi bağlılarını kontrol altında tutmak ve aynı kaynaktan beslenen bir topluluk oluşturmanın bir aracı olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Safeviler, bağlılarını kontrol altında tutmayı kolaylaştıracak bir çalışmayla buyruğu ya ilk defa bir araya getirmişler veya çoğaltarak bağlılarına dağıtmışlardır. Hatta bu ifadeye dayanak olarak, Osmanlı arşiv belgeleri arasında Safevi propagandasının bir parçası olan kitapların yakalandığı belgelenmektedir.
Buyruklar, Şeyh Sâfî Buyruğu, İmam Cafer Buyruğu, Menakıb, Menakıbı Evliya şeklinde isimlendirilmektedir. Ama bilinen ismi Menâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr’dır. Kısaca bu eserlerin tamamına buyruk denilmektedir. Şeyh Sâfî, İmam Cafer Buyrukları diye isimlendirilmelerinin sebeplerinden birisi içerikleri itibariyle bu şahısların sözlerine ve menakıblarına yer vermesi olduğu düşünülebilir. Oysa metnin büyük bir bölümü ya da metne asıl biçimini veren Şeyh Sâfî ve Şeyh Sadreddin’dir. Buyrukların çoğaltılıp Alevi-Bektaşi (Kızılbaş) toplulukları arasında dağıtılması ile isimlendirilmesi arasında birebir kurulan bağlantıyla Şah İsmail’e bağlanmasının çok acelecilik olduğu düşünülebilir. Bu görüşü acelecilik olarak gösteren noktalardan birisi Şeyh Safi Buyruğu olarak isimlendirilmesinin propagandanın bir parçası olmadığı ilk akla gelenidir. Çünkü Şah İsmail ve onun propagandasından önce Şeyh Sâfî ve İmam Cafer Sadık’ın bu topluluklar tarafından bilinmekte ve saygı duyulmakta olduğu daha gerçekçi görünmektedir. Bunun nedeni ise bu şahıslar ve onların ağzından dile getirilen öğretinin Alevi-Bektaşi (Kızılbaş) toplulukları tarafından daha önceden de kabul gördüğü ve buyruklarda dile getirilen konuların bilindiği hatta uygulandığının unutulmaması gerekir. Oysa bu toplulukların buyruklar üzerinden tarihi zımmen Şah İsmail ile başlatılmaktadır.
Buyruklar,
Şeyh Sâfî ile Şeyh Sadreddin arasındaki sorulu cevaplı konuşmalara uzunca yer vermektedir. Bu da gösteriyor ki Şeyh Sâfî’ye ait en azından bazı sözlerin çok eski bir tarihten itibaren aktarıldığı ve tarikatın ana yapısını sunan görüşlere yer verildiği dikkatlerden kaçmaktadır.
Esasen bu geleneğin sürdürüldüğü yapının bir parçası olarak buyruklar ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Safevi tarikatı önderleri sadece yukarıda bahsedilen buyruk geleneğini sürdürmüşlerdir. Bu eserler dede-tâlip ilişkisi ile bu ilişkinin sürekliliğinin sağlamasındaki en etkili yol olarak görülmüştür. Bu nedenden dolayı da buyrukların Safeviler döneminde daha yaygın yazılı bir metin olarak ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bugüne kadar elde edilen bilgiler ışığında mevcut buyruk nüshalarından hiçbiri Safevi dönemi öncesine ulaşmamaktadır. Bundan dolayı da araştırmacılar buyrukların tarihini daha çok bu dönemden itibaren başlatmaktadırlar. Oysa buyruklar ve Safevi tarihi kaynaklarındaki kimi bilgiler, buyrukların içeriklerinin Safevilerden önce var olduğunu göstermektedir.

Buyrukların Safeviler döneminde yaygın yazılı bir metin haline getirilişine; Safeviler, sözlü kültüre bağlı konar-göçer topluluklardan oluşmaktadır. Devletleşme sürecine kadar etkin bir güç olan bu yapı, devletleşme sürecinde tehlikeli olmuş ve dolayısıyla değiştirilmiştir. Yerleşik hayatın görünürlüğü devletin kurumlarını oluşturmasıyla ortaya çıkmıştır. Devletin bu topluluklar özerindeki otoritesi, onları yerleşikliğe ve sözlü kültürden yazılı kültüre doğru itmesiyle sonuçlanmıştır. Otoritenin topluluklar üzerlerinde kurulmasının en büyük aracı yazılı metinler görülmüş ve mensuplarının arasında bağlılığı sürdürmenin bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla yazılı eserler, bu haliyle hem topluluğun farklılıklarını gidermek hem de yerleşik hayatın gereklerini kolaylaştırmak işlevi görmüştür.


Safeviler, Osmanlı coğrafyası da dahil birçok Türkmen topluluğunu kendi bünyesinde toplayarak devletlerinin kuruluşunda onların katkılarını almıştır. Safevi-Osmanlı ilişkileri her iki devletin siyasî-dinî-ekonomik ve sosyal alandaki politikalarında belirleyici olmuştur. Safeviler, bu politikaların bir parçası olarak buyrukları, hem kendi sınırları hem de Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan bağlılarıyla var olan ilişkilerinin sürekliliği için gerekli görmüşlerdir. Bunun için de Safeviler bağlılarına yönelik, buyrukların da içinde yer aldığı yazılı kaynakların da içinde bulunduğu faaliyetlere girişmişlerdir.
Uzun süre Alevi-Bektaşi toplulukları arasında en önemli kitap olarak saklanan ve grubun dışına çıkarılmayan buyruklar, önce basın-yayın alanında yaşanan modernleşme daha sonraki yıllarda da kırdan kente doğru başlayan göçlerle kentlerde herkesin ulaşabileceği bir metin haline gelmiştir. Anadolu’da bulunan ve yayımlanan buyruklar içerisinde bilinen en eski nüsha Bisâtî isimli birisi tarafından kaleme alınan buyruktur. Bisâtî’nin Buyruğundan ilk defa bahseden ve bu buyruğun yine ona ait olduğunu belirten de
Abdlübaki Gölpınarlı’dır. Bu isimlendirme böyle kabul edilmiş ve daha sonraki araştırmacılar tarafından da böyle devam ettirilmiştir. Bisâtî’ye atfedilen bu buyruk, esasen Gölpınarlı’nın kendi kitaplığı arasında yer alan bir başka buyruğa dayandırarak isimlendirmesinden başka bir şey değildir. Aksi halde bu eserin Bisâtî’ye ait olduğuna dair eserin bizatihi kendisinde herhangi bir işaret yoktur. Hatta bu eserin Bisâtî tarafından yazıldığına dair de bir ipucu dahi yoktur.
Bunun dışında yayımlanan buyruklar, Türkiye’de muhtelif yerlerden derlenen yazma nüshaların günümüz harflerine dönüştürülmesinden oluşmaktadır. Bunlar arasında ilk yayımlanan,
Sefer Aytekin’inkidir. Buna benzer bir metni Fuat Bozkurt, hem ifadelerini hem de başlıklarını okuyucunun metne daha kolay ulaşmasını sağlamak amacıyla düzenlemiştir. Bir başka buyruk yayımlayıcısı Mehmet Yaman’dır. Yaman, yayımladığı buyrukta bazı bölümleri yayımlamadığını belirtmektedir. Aynı yazarın yayımladığı bir başka buyruk daha bulunmaktadır. Esat Bozkurt tarafından hazırlanan buyruk ise bu serinin sonuncusudur. Sefer Aytekin ve Fuat Bozkurt tarafından yayımlanan nüshaları andırmaktadır. Yazar, konu bütünlüğü ve ifadelerin düzgünlüğü üzerinde durarak okur-yazarların zihin dünyasına yönelik bir metin oluşturmuştur.
Bu makalede yayına hazırlanan buyruk, Milli Kütüphane’deki yazmalar arasında bulunmaktadır. Kütüphanedeki bilgileri şöyledir: 06 M.K. Yz. A 6097/5 Menâkıb-ı Şeyh Sâfî (1069-1658), (140a-156b) y. 238X170 mm. Makalenin hazırlanışında asıl metne uyulmuştur. Ayetlerin sure ve ayet numarasını da çevirilerle birlikte verdik. Kitabın okuyucu tarafından rahat okunabilmesi için paragraflar ve bölümler tarafımızdan oluşturuldu. 

Yazma Buyruk Nüshası 
[1b] Menâkıb-ı Sultân Şeyh Sâfî
Bismillâhirrahmânirrahîm “Lâ fetâ illâ Alî lâ seyfe illâ Zulfikâr”

Pîr-i pirân ve şecâat-ı sultân mürşid-i benî Âdem kânî-yi kerem olan Şeyh Sâfî kuddise sirruhu’l-azîz buyurur ki “Elestu” deminden ervâhı mü’min olan kimse kim evvel ikrar verip “Men, Muhammedü’l-Mustafâ ve Aliyyü’l-Murtezâ hazretlerinin yoluna giderim” diye dava eden talip ve muhabbet-i hânedân olan kimselerin üzerlerine on iki farz ve on yedi sünnet lâzime-i erkândır [2a] ve bilmesi vaciptir.

Sultan Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh, nedir?” 

Şeyh Sâfî eydür: Evvelâ farz budur ki bir canı kabul eylediği ile evvel muhabbet edip birbirleriyle müşkül hall eylemek. 

İkinci farz budur ki mürşit karşısına gelmek. 

Üçüncü farz budur ki rehbere ikrar vermek. 

Dördüncü farz musahip ile “lahmuke lahmî, demuke demî, cismuke cismî, rûhuke rûhî” olmak. 

Beşinci farz, pîre ikrar vermek. 

Altıncı farz, hatiyyesini unutmak

Yedinci farz, erkân düşmek. 
 
Sekizinci farz, ilmiyle amil olmak. 

Dokuzuncu farz, uluya hizmet etmek. 

Onuncu farz, ikrarından dönmemek. 

On birinci farz mürşide yalan söylememek.

On ikinci farz, dil ile ikrar, kalbiyle tasdik, özüyle teslim olmak. 

Ve dahi on yedi sünnet beyan eder. 

Sünnet-i evvel, mürşit havfi çekmek. 

İkinci sünnet, rehber havfi çekmek. 

Üçüncü sünnet [2b] musahip ile hoş yola gitmek. 

Dördüncü sünnet, sırrı sır etmek. 

Beşinci sünnet, dîni dinlememek.

Altıncı sünnet, eliyle komadığı nesneyi kaldırmamak. 


Yedinci sünnet, şeriate varıp müşkülünü eriştirmemek. 

Sekizinci sünnet, gıybet eylememek. 

Dokuzuncu sünnet, lokmaya el sunmamak. 

Onuncu sünnet, bir kimsenin hanesine izinsiz basmamak. 

On birinci sünnet, tarîksız tercüman yememek. 

On ikinci sünnet, mürşit dile gelmezden evvel söylememek dâr mahallinde. 

On üçüncü sünnet, üzerine kesilen tercümanı yirmi dört saat gücü yeterse uzatmamak yahut mühlet almak. 

On dördüncü sünnet, özünü dâra vermek. 

On beşinci sünnet erkân düşerken kalbine kara getirmemek ‘acep kabul olur mu olmaz mı’ dememek. 

On altıncı sünnet, kendisini haramdan hıfz etmek. 

On yedinci sünnet, kalbi kara kimsenin lokmasını [3a] yememek. 

On yedi sünnet, budur ki zikr olundu. 

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, bir talip mürşidinî ve rehberini koyup şer’a varsa dava için ne lâzım gelir?” 

Şeyh Şâfî eydür: “O talibin adım başına on iki günah yazılsa gerektir ve kaldı ki münkire müteşekki eyleyip her kaç akçeden ihraç eyledi ise şekvaya giden talip yola gelip görüldüğü vakitte o kadar akçe alıp o talibe vereler. Badehu bir o miktar post hakkı alıp nısfını ayn-ı ceme tercüman edeler. Badehu tercüman doksân dokuz tarîk ile yol bulunur” diye cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh, bir talip, avrat boşasa ne lâzım gelir?

 Şeyh Sâfî eydür ki: “Avrat boşamak üç kısımdır. Evvel birisi ‘avradım çirkin’ diye boşasa derdine derman güç bulunur veyahut ‘ev işi görmez’ diye boşasa yine güç bulunur. Ama sözümden taşra gidip bağını be-gayrıya [3b] izinsiz nâdana perişan ettirip sözün tutmazsa üç kere tembih olsa cevabını tutmazsa akıbet bir kurban üç kuruş üstat hakkıyla yol bulunur.” 

Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh avrat boşayanın birisine yol olmaz derler. Siz ‘yol olur’ diye cevap verdinîz, ne hikmet?”

Şeyh Sâfî eydür: “Evvelâ, talip mürşidin gözünden ve rehberin gözünden ve gönlünden çıksa o, talip olabilir mi? İmdi avrat talip, er mürşittir. Avrat, erinin cevabından çıksa o zaman emrinden ihraç olmuş olur, ne hacet izin vermeye?” diye cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, bir talip kaç farz ve kaç sünnet ve kaç makam ve kaç mizan bilmeli ki, hakka yete?” 

Şeyh Sâfî eydür: “On farz on iki farz ve on yedi sünnet ve kırk makam ve yedi yüz yetmiş mizan bilmeli ki hakka yete.” 

Şeyh Sadreddin: “Yâ Şeyh, bir vakit olacak ki henüz kamil mürşitler bu harfleri [4a] bilmese gerektir?” 

Şeyh Sâfî eydür: “Talip olan kimseye üç farz kifayet ede. Nedir?”
Diye suâl eyledi.

“Evveli dil ile ikrar. 

İkinci kalbiyle tasdik. 

Üçüncü özüyle teslim.

 Bu üç farzın sebebiyle farz ve makamı ve sünneti tekmil olur” diye cevap verdi. 

“Bu farzların bir talip birisini yerine getirmez ise mürteddir. 

İkisini yerine getirmez ise tîreddir. 

Üçünü yerine getirmez ise kör ittir. O talibin yolda ve erkânda eli kalmasa gerektir” diye cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin, “Belî haktır” dedi. 

Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh, bir mahalde hak cemi olsa, bir talip kendi hanesinde meks eylese, gelmese, o talibin hali ne minval üzere olur?” 

Şeyh Sâfî eydür: “O talibe sabaha değin yetmiş bin feriştehler beddua eder. Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail mahşer yerinde ona davacı olsalar gerektir. Kaldı ki, o talip sabahki gece [4b] günahın eline mürüvvet dilese ona yer bulunur. Ama çok sitem edip yol kazanımı ve kendi getirdiği yükü vurup post sahibi göze ve gönle Allah” diye cevap verdi.

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, bir talibin günahından mürşit ve gerek rehber geçse Hak subhânehu ve teâla hazretleri geçer mi?”

Şeyh Sâfî eydür: “Yol emriyle geçer yahut aslı nesli Hak-Muhammed-Ali’ye çıkarsa, kuvvetli olursa, ceddinîn hürmetine geçer. Yahut mürşit ve rehberi ‘ben seni üzerime alıp kabul ettim’ derse yine geçer.


İmdi bir talip sıdk ile günahın eline alıp hak meydanına gelip ‘özüm dârda, yüzüm yerde, dilim mürüvvette, malım tercümana teslim, canım hak yoluna kurban’ deyip sıdkıyle tövbe istiğfar eyler ise elbette o kulun günahını Hak teâla mağfiret eder. Mürşit sıdk ile af eyleyince, o talibin yüzü ve sözü sağ, mağfiret olsun.

Nitekim Kur’an’da buyurur: [5a] Bismillâhirrahmânirrahîm “İnnellezîne âmenû ve amilu’s-sâlihâti kânet lehum cennâtu’l-firdevsi nuzulen ¤ Hâlidîne fîhâ.” Yani bir kulum sıdk ile tövbe eyleyip özünü dâra sıdk ile teslim ve tasdik eylese o kulum elbette amel-i sâlih ve cennet-i alâ derûnunda mekânı firdevs olsa gerektir. 

İmdi Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh, bir talip, mürşit yahut rehber gözünden düşse bir saat yahut iki saat gelip mürüvvet dilemezse ne lâzım gelir?” 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir saat mürüvvet dilemezse adım başına üç günah yazılır. Üç saat mürüvvet dilemezse on iki günah yazılır. Dört saat dilemezse kırk günah yazılır. Beş saat dilemezse yüz günah yazılır. On iki saat dilemezse adım başına yetmiş günah yazılır. Bir talip on iki saat gelip günahını dilemeyip başıboş gezip badehu meydana gelse o talibe evvela bir çift kurban ve yedi kuruş üstat [5b] hakkı ve kırk tarîk vurup ekalli bir saat dâr bekleyip ondan yer bulunur, pak olur” diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin: “Haktır” dedi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talibin musahibi yola gitmeyip kendisi ‘ben giderim’ diye talep eylese musahibi cevap vermese ki ‘ben bugün gitmem yarın giderim’ dese o dese ki ‘malım, canım yoluna kurban; meydanda yolumuzu yapıp gidelim’ diye üç defa teklif eylese o ‘ben gitmem’ dese, cevap verse, o vakit musahibi kimse bir âşina tutup onunla yola gider ve âşinası dahi gitmem dese bir meşrep tutup, onunla gider ve meşrep dahi gitmez ise bir çekindâş tutup onunla gider. Hak yoluna giderim diyen kimse şâhkerim dahi ola, koyup bend edemez, meğer teberrâ ola. Yoksa yol gidenindir. Ama sonra musahibi pişman olup gelir ise yine maan beraber birliğe batıp yola gider. Ama bir [6a] olması erkân değildir. ‘Ne için’ dersen, kız kardeşiyle olsa bir adam teslim kapısına varsa kafir olur. Varmaz ise musahip kolunda yerin olmaz. Kat-ı kelâm nikâh düşmeyince musahip olması erkân değildir. Lâkin musahip musahibi yer mi yahut yemez mi? Onun ara yerine Şâh-ı Merdân dahi koşmaz kendi lokmasıdır. 

Evvela mümin olan ve talip olan kimseye dört kapı haktır. 

Birinci kapı rehber kapısıdır. 

İkinci kapı musahip kapısıdır. 

Üçüncü kapı mürşit kapısıdır.

Dördüncü kapı mihmanın haklısı haktır ve rehberin haklısı haktır ve mürşidin yine haklısı haktır. 


Ama musahip olduktan sonra gerek hak olsun, gerek olmasın, ona elbette haklı haksız denilmez, bir olmalıdır. Ama bir talip hakkını bulup o [6b] kapıya varmaz ise yarın mahşer yerinde yüzü kara olsa gerektir. Elbette talip olandan hak dediği yere bu divan koşmaz ise o divan min-külli-vucuh koşmak mümkün değildir. Mahşer yerinde gözünü duman alıp rehberi olan ve mürşidi olan kimse görmese gerektir” diye cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin, “Belî, haktır” dedi.

Bir talip ayn-ı cem içinde yahut taşrada yoldan düşse, o talip mürüvvet dilese, post sahibinin karşısına gelip ikrâr-ı îmân eylese tercüman gerek. Üstat hakkı ne lâzım gelir ise musahibiyle maan beraber vermelidir. Ama musahibinin birinde mal çok imiş, o musahibe güç olmaz. Malı çok olan verir, yolunu gördürür. Lâkin ikisinde mal olursa yarı yarıya verirler” diye cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, bir talip âşina kapısına gitmek murat eylese erkânı, yolu nedir?” 

Şeyh Sâfî eydür: [7a] “Evvelâ musahiple ikisi müşkül döküp ve tanışıp, sekiz canı söyletip birbirlerine gönlü olup ondan mürşit yahut rehber karşısına gelip ‘biz âşina oluruz’ deyiverip “demuke demî lahmuke lahmî cismuke cismî” olup ayn-ı cem içinde güvâh tutup ayrı gayrı olmayıp badehu sekizine bir Cebaril’dir kurban altmış iki pare rehber hakkıdır. Ama nısfı mürşide teslim olup badehu kırk erkân ama bir erkâna üçer akçe ve kırk iki pare hutbe hakkı alıp ondan yer………….. Ama hutbeyi her kim okursa rehber gerek mürşiddir o alır erkânı dahi kim verirse hakkını dahi o alır. Ama âşina talibi meşâyıh-ı i‘zâm-ı kutb olan kimseler üzengisi olan esbe kıyas eylemediği ecilden âşinası olmayan kimse palanlı esbe kıyas” buyurdular. “Musahip ile menzil alır ama geç alır” diye cevap verdi. “O ecilden ki o sekiz canın [7b] birisinde elbette hak bulunur. Onun sebebiyle yedisi dahi mağfiret olur” diye buyurdu.

Nitekim Kur’an’da buyurdu: Bismillâhirrahmânirrahîm Ve kul rabbi’ğfir ve’rham ve ente hayru’r-râhimîn.


Şeyh Sâfî eydür ki: “Bir talip bir talibin imanına sebt eylese, o talip bir cevap söylemese, post sahibinin karşısına gelip özlerin dâra verseler, o talibe üç saat dâr çektirip badehu bir çift kurban ve on iki kuruş üstat hakkı ve doksan dokuz tarîk ve tecdîd-i îmân edip yeni Müslüman olur gibi meydana getirmelidir. Lâkin birisi dahi ona sebt eylese, iki sene dahi bu minval üzere sitem olur, zira iman hakkın mekânıdır” diye cevap verdi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talibin bir talipte üç beş kuruş hakkı olsa hak ceminde talep eylese, o bir cevap eylese ki [8a] ‘bende bu adamın hakkı yoktur’ dese, hak sahibi iki güvâh bulunca o talipten hakkını tamamen ve kâmilen alıp badehu denilir. Kaldı ki sahib-i kutr ise ne mani yahut tasdik geçerse ne mani bir diyenler. Ama istek olan maldan mürşit ve gerek rehber bir akçe almaya kadir olmaz. Eğerçe o maldan alırsa şeriata kıyas olur. Öyle olmak hasebiyle almaya kadir olmaz” diye cevap buyurdu.

Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh, bir talip hanesinden çıkıp yaban vilâyete azm eylese, Yezid ile bir husus için kavga eylese, vücuduna Yezid eli değse ne lâzım gelir?” 

Şeyh Sâfî eydür: “O talip ayn-ı ceme gelip o vakit bir niyaz üç tarîk ile pak olur. Ama Yezid’in kabahati olmayıp kendisi dokunur ise bir Cebrail kurbanıyla yedi tarîkle pak olur. Ama iyilik ile bir münkir, bir mümine dokunsa bir şey [8b] lâzım gelmez. Zira pak murdarı kendiye uydurmaz” diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin, “Belî haktır” dedi. 

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh bir talip kendi hanesinde otururken bir yol münkiri bir talip gelse beyhude kelâm söyle ya vursa, o hane sahibi dahi kendiye vursa ne lâzım gelir?” 

Şeyh Sâfî eydür: “Hane sahibi talibe bir şey lâzım gelmez. Lâkin o hanesini basıp duhul eden talip meydana gelir ise bir kurban üç kuruş üstat hakkı ve on iki tarîk ile pak olur. Ama hane sahibinin hatırını yapıp badehu ‘yeri dinle’ diye cevap buyurdu. 

Bir talip bir gece varıp ayn-ı cemde lokma yese, badehu sabah çıkıp bir talibin gıybetini eylese gıybet eyleyen adamın o gecede olan ibadeti havaya gidip badehu o gıybetini eylediği canın ne kadar günahı var ise o adama yazılsa [9a] gerektir. Yahut mürşidinîn gıybetini eylese gelip mürüvvet dilemese her bir adım başına yetmiş günah yazılır ve yedi lanet inse gerektir. Sonra gelip mürüvvet dilese bir çift kurban on iki kuruş üstat hakkı ve doksan dokuz tarîk vurup badehu yer dinle rehberine dahi bu minval üzeredir” diye cevap verdi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip, mürşidine gerek rehberine taş atsa hakkı inkar etmiş gibidir. O adam Allah’ın düşmanıdır ve Muhammed’in hasmıdır. Zira hakkı inkâr eylediği ecilden.

Nitekim Kur’an’da buyurur: “Ve‘fu annâ ve’ğfir lenâ ve’rhamnâ ente mevlânâ fensurnâ ale’l-kavmi’l-kâfirîn.” Bu âyet-i kerîme üzere amil olan hakkı inkâr eyleyenin dinî fasıkdır ve kâfirdir” buyurdu. 


“Bir ayn-ı cem veyahut mürşit ve rehber meclisine varmak murat eylese başından tacı düşse bir şey lâzım gelmez. Zira tacı mürşide ve rehbere temennâ eylemiş [9b] gibidir. Ancak kendi işine giderken düşse, o zaman bir niyaz ile üç tarîk ile yer diyenler niyazı, gerek özüm ve gerek nân-ı aşîre, gerek hurma, her ne olursa olsun. 

Kaldı ki bir talip bir kimse ile kavga eylemeye giderken tacı düşse, o talibe bir Cebrail kurbanı ve yedi tarîk ve tarîk başına üçer akçe ve on yedi pâre üstat hakkı ondan yer dinle bir talip vali kapısına ve şeriata giderken düşse o zaman bir kurban on iki tarîk ve kırk pâre üstat hakkı ile yer dinle” diye buyurdu. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talibin bir talipte isteği olsa ama isteği olan talip hanesinde yatıp ayn-ı ceme gelmeyip, ‘benim filan adamda istediğim var’ dese, o zaman onun isteği hak değildir. Ehli iman olan, ayn-ı ceme gelip isteğini talep eder. Ayn-ı ceme gelmeyenin isteği [10a] hak değildir. Ona yol haramisi tabir olunur. Haklıyı hak yoluna gitmeye komaz. Elbette hakla düşmandır, isteği hak değildir.”

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, bir talip bir ayn-ı ceme vardığı vakitte o talip kaç erkân ile gidip gelmelidir?” 


Şeyh Sâfî eydür: “Evvelâ bir talip ayn-ı ceme varacak olsa, on yedi erkân ile varıp hanesine gelmelidir. 

Evveli erkân budur ki, niyet eylemek. 

İkinci, kalbini pak eylemek. 

Üçüncü, avradına dahi sual eylemek ‘ırak yakın bir kimse ile yakın yerin var mı?’ diye.
Dördüncü, Müslüman maan beraber almak. 

Beşinci, ayn-ı ceme girerken ‘bismillah’ deyip eşiğinden sağ ayağını ileri basmak.
Altıncı, meydanda dâr-ı Mansûr olmak. 

Yedinci, mürşit olsun gerek rehber olsun temennâ eylemek. 

Sekizinci, kendi yerini tanıyıp postunda oturmak. 

Dokuzuncu, nefes söylenirken kelâm söylememek. 

[10b] Onuncu, hizmet görülürken söylememek. 

On birinci, mürşide gerek rehbere arkasını dönmemek. 

On ikinci, erkân yürürken kelâm söylememek. 

On üçüncü, yanında oturan Müslüman’a şehvet nazarıyla bakmamak, avradı dahi olursa. 

On dördüncü, mürşit ve gerek rehber söylerken nefesini kesmemek. 

On beşinci, post sahibi izin vermeyince cemden gitmemek. 

On altıncı, giderken post sahibine arkasını dönmemek. 

On yedinci, hanesine varınca ayn-ı cemde olan işle hayır ve gerek şer söylememek. 

Bu on yedi hem makamıdır hem erkândır” diye cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin, “Belî haktır” dedi.

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip Yezid’e kız verse o talibe gecede yetmiş lanet inse gerektir. Kaldı ki meydana gelmek murat eylese o talibe ferd-i vâhid yol bulması kabil değildir. Zira Hak-Muhammed-
Ali evlâdını
[11a] Yezid’e verip ondan hasıl olan dahi Yezid olduğu ecilden. O kız sahibi tarikate mürted, tacı delik, yüzü ayı çürük, derdine derman yoktur” diye cevap verdi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip varsa Yezid’den kız alsa, badehu yola getirmese, o talip kendisi yola gitmek murat eylese, ona yol yoktur. Zira vücuduna murdar kanı bahusus ki bir gövdenin başı murdar olur, min-külli-vücûh ona yol olmaz. Eğerçe avradın yola getirir ise o iki zat yeni sıfat edip tecdid-i kaviyyesini okuyup bir çift kurban ve on kuruş üstat hakkı ve doksan dokuz tarîk vurup göze alıp meydana getireler ve kaldı ki avradı yola gelmeyince kendi pak olmaz. Zira cemde pak olursa olmaz. Ama hanesine varınca yine murdar olur” diye cevap verdi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip yola [11b] giderken bir eşya bulsa o zaman o talip saati yarım miktar o mahalde tehir edip sahibi zuhur etmez ise o eşya kendine helâldir. Ama bulduğu saat yerse, haramdır. Yarım saat gözetip sahibi gelmeyip kapıp gitmek erkân değildir. O eşyayı Allah teâla hazretleri ona nasip vermiştir” deyip cevap verdi. 

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, bir talip erkan düşse kalbi pak olmaz ise pak olabilirdi.” 

Şeyh Sâfî eydür: “Kırk erkân vursa yine pak olmaz. Kaldı ki bir talip erkân düşse erkân tutan biri vursa, o talip yerinden tepreşse o zaman yine pak olmaz. Zira diri oldu, diri olan kimse erkâna düşmez. Yuttuğu da yuyucu da mekruh olur. Elindeki erkân erkânlıktan düşer. Zira taşrada gene teşiyye evvel o ecilden ki erkân-ı tarîk budur ki [12a] üç parmağın arka ucundan tutup sağ salavat parmağını yukarı kaldırıp üçer karıştan ziyade kaldırmaya, erkân vuranın eli sağ ve sol dizini yukarı geçmeye, vurunca talibin zerre kadar vücudu kızışmaya, bu minval üzere pak olur” diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin eydür: “Yâ Şeyh, bir mürşit ve gerek rehber ne kadar farz makam bilmelidir ki kendisi posta lâyık ola?” 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir pîr ve gerek rehber kırk sekiz makamı bilmeyip ve yirmi beş sünnet bilmeyip ve seksen üç farz bilmedikten sonra postu mekruhtur. Kaldı ki ‘kaviyye’ okumak veyahut erkânı yerinde tutmak bilmezse kendisi pak olmaz. Kaldı ki yuyucu pak olmayınca yuduğu pak olmaz” diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin: “Belî, haktır” dedi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip bir mürşit karşısına yahut rehber karşına [12b] dursa ama hak yolu batıl yolu kandırmaz ise o dâra duran talip ense ki yolu eyledi hatırınca yahut korku ile yahut saklamak sevdasıyla batıl olduğun bilse o talip pak olamaz. Lokma yese haram ve ibadeti kendiye günah yazılsa gerektir. Hatta sâhib-i posta ikrâr-ı îmân eylemeyince sahih görülmez. Evvela bir mürşit gerek rehber bu yolda hatır gönül sayıp yahut havf edip utanıp böylece yol görür ise o mürşide mürşit demesi erkan değildir ve o rehbere rehber demesi erkan değildir. Zerre kadar o postta alâkası yoktur. Korku ile hatır ile yol olmaz” diye cevap buyurdu.

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip bir mürşit karşısına yahut rehber karşısına varırsa ama rehber gerek mürşit o talibin müşkülünü hall eylemez ise ona görülmesi erkan değildir. Eli bir
[13a] kâmile erişmez ise dahi bir kamil mürşidin bir talibe verdiği abdest ile üç yıl yola gider. Dahi erişmezse kat‘ yedi yıl o görgü ile yola gidebilir. Ama mürşidin emri üzere hareket eylerse yahut gayrı gûna hareket eylerse o
talip mürşit karşısında günde yedi kez görülse emrin tutmadıktan sonra o gün dahi yola gitmesi erkan değildir ve gidemez. Ama emrinde olursa yedi seneye değin eli ermezse yer içer oturur, durur.” 


Şeyh Sâfî eydür: “İki talip birbirlerine musahip badehu birisinin fevt yetip ahirete intikal eylese, baki kalan musahibi onun avradını alması min-külli-vücûh erkân değildir. O ecilden ki mukaddem ikrar gitti, helak oldu. Badehu musahip fevt olunca avrat kendiden boş olur. İtlâk-ı nisâ-i mümine göre alması erkân değildir. Zira ikrar erde olur. Avratta ikrar [13b] olmaz. Ama âşinası ve gerek meşrebi ve gerek çekindaşı hakkın emriyle almaya kadir olur. Çünkü ikrar yeri musahibi evvel kapı o ikrarı yeni zat yeni sıfattır. Ama âşinası ve meşrebi olduğu vakitte yine evvel ki musahibine helâl olup maan yola gider veyahut aherine varırsa musahibinin ve gerek âşinasının ve gerek meşrebinin o avratta kat‘a alakası kalmaz. Onunla dâr sürüp erkanı düşmesi erkan değildir, böyle malûm ola.” 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir talip dünyadan rihlet eylese o talibi lahidhanesine dahil eyledikten sonra mürşit ve rehber olan kimse hanesine gelip o talibin ne kadar malı var ise huzurunda hesap edip yüz yirmi kuruş olur ise on yedide bir kuruş pîre ve rehbere vere yahut artık ise on ikide bir kuruş vere; tamamen ve kamilen hesap [14a] olunmak malı kalırsa haramdır. Eğerçe pîri ve rehberi aza kanar ise ala-yı sahih razı edip hoşnut eylemezlerse o mala vekalet adam fevt olan adamın evladı kalsa ve dîni kalsa ve avradının nikahı kalsa evvela avradının nikahın çıkarıp borcun çıkarıp ondan evladı bir kız ve birisi oğlan ise malını dört hisse edip üçünü oğlana ve birisini kıza vereler. Evladı her kaç olursa o minval üzere edeler tarlası ve harmanı olur ise kızı karışmaya kadir olmaz. Mahsulüne dahi karışmaz. Ama hasıl hanesinde ise dahildir; ona karışır ve fevt olan, hayatında avradına yahut evladının birisine bir miktar mal verse, hisse olmazdan mukaddem ona bir kimse dahil edemez, yahut fevti vaktinde verse erkân değildir. Onu hissedarlar taksim ederler” [14b] diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin, “Haktır” dedi. Şeyh Sâfî eydür: “Bir post sahibi on iki imamın on dört masûm pâkin ne makamda yatar ve kaç yaşında ve kim şehit eyledi bilmez ise onun goftı sahih değildir. Tacı ve hırkası ve çerağı ve lokması haramdır. Yediği, zehir ile zakkumdur ve yuduğu temiz olmasa gerektir. Ama talip bilmezse ne lazım gelir?” 

Şeyh Sâfî eydür: “Bir mürşid-i kâmil bulup kıraat ettirip, değilse kifayet eder” diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin, “Belî haktır” dedi. 

Şeyh Sâfî eydür: “Evvela Mahammedü’l-Mustafa kırk yaşında Hak’tan nübüvvet gelip yirmi üç yıl peygamberlik edip altmış üç yaşında dünyadan rihlet eyledi. Mekânı, Medine’de yatar. 

Hazreti Ali kerremellâhu vechehu beş yıl imamlık eyledi. Mülcem oğlu mel’un şehit eyledi. Necef şehrinde mekânı, makamı. [15a]
 
Şah İmam Hasan kırk yaşında beş ay imamlık edip Kayser kızı Medine Muaviye öğretip şerbetine zehir katıp şah, nûş edip şehit oldu. Medine’de yatar.

Evvel İmam Hüseyin Şâh-ı şühedâ dört ay imamlık edip 54 yaşında iken Şemir lain şehit eyledi. Kerbela’da yatar. 


İmam Zeynelabidin elli dört yaşında yirmi iki yıl imamlık edip Hannam şehit eyledi. Medine’de yatar. 

İmam Muhammed Bakır altmış yaşında yedi yıl imamlık edip İbrahim Veled şehit eyledi. Medine’de yatar. 

İmam Cafer altmış beş yaşında otuz üç yıl imamlık eyledi. Mansûr-ı Kûfî şehit eyledi. Medine’de yatar. 

Mûsâ-yı Kâzım elli beş yaşında beş yıl imamlık eyledi. Harun Reşid şehit eyledi. Bağdat’ta yatar. 

İmam Ali Rıza elli beş [15b] yaşında beş yıl imamlık edip Aşem-i mel’un şehit eyledi. Bağdat’ta yatar. 

İmam Ali Nakî elli dört yaşında otuz iki yıl imamlık edip Mezîn-i mel’un şehit eyledi. Samuri’de yatar. 

Hasen el-Askerî yirmi sekiz yaşında elli yıl imamlık edip Hindi mel’un şehit eyledi. Samuri’de yatar. 

Mehdî-yi âl-i resûl üç gün imamlık edip mağarada kayboldu. Şaban’ın on beşinde zuhur eylese gerektir. 

Masûm-ı pâkları beyan eder: 

Evvelâ İmam Hasan’ın oğlu Kasım yedi yaşında iken Daşini-yi melun şehit edip Medine’de yatar. 

İkinci yine İmam Hasan’ın oğlu Abdullah üç yaşında iken Gülah-ı Mervan şehit eyledi. Medine’de yatar. 

Üçüncü İmam Hüseyin’in oğlu Erzak dokuz yaşında iken Muhtar şehit eyledi. Hemedan’da yatar. 

Dördüncü İmam Zeynelabidin oğlu Gül Ay sekiz yaşında [16a] iken Harir şehit eyledi. Medine’de yatar. 

Beşinci İmam Zeynelabidin oğlu Abdurrahman üç yaşında Sertazi şehit eyledi. Medine’de yatar. 

Altıncı İmam Cafer’in oğlu Muhammed Hâdî beş yaşında iken Cavri melun şehit eyledi. Medine’de yatar.

Yedinci yine İmam Cafer oğlu Kadri Malı dört yaşında Sahır’da şehit eyledi. Medine’de yatar. 


Sekizinci Musa Kazım oğlu Şuayb beş yaşında Harbahi şehit eyledi. Bağdat’ta yatar. 

Dokuzuncu İmam Ali Rıza oğlu Gül Şah sekiz yaşında iken Kahkaha nesillerinden Serhan şehit eyledi. Horasan’da yatar. 

Onuncu İmam Nakî’nin oğlu Abdulgaffar on bir yaşında iken Hazzâzî şehit eyledi. Bağdat’ta yatar. 

On birinci yine İmam Takî’nin oğlu Abdulcelâl üç yaşında Malı şehit eyledi. Samuri’de [16b] yatar. 

On ikinci İmam Nakî’nin oğlu Şah Halid dört yaşında iken Vehi melun şehit eyledi. Kazbin’de yatar. 

On üçüncü yine İmam Nakî’nin oğlu Halid beş yaşında iken Mirhahi şehit eyledi. Lecce civarında yatar. 

On dördüncü Hasen el-Askerî’nin oğlu Şemsuttahûr altı yaşında iken Talha melun şehit eyledi. Güzel Tahar’da yatar. 

Çihardeh-i masûm-ı pâk bunlardır. 

Bunları bir post sahibi bilmezse öğrenmeye sa‘y ede. 

Eğer sual eylerse ‘ism-i hârici kaçtır?’ Cevap ‘beştir’. Biri münkir, biri inkar, biri münafık, biri merdut, biri Yezid. 

Evvelâ münkir odur ki, dâra geçip ‘malım senindir’ diye cevap ama üzerine tercüman lazım gelince vermeye razı olmaz ise ‘münkir’ diye ona derler. 

İnkâr odur ki gelip malım canım teslim diye ikrar eder. [17a] Musahip yoldan düşse mal ile gerek sitem ile yol bulunsa onu musahip koyup gitmeye kadir olmaz, malını, varını musahibin uğruna verip gitmeye muhtaçtır. Madem ki men yola gitmem demeyince musahip musahibi düşürüp gitmeye kadir olmaz emr-i menâkıb böyledir. 

Şeyh Sâfî eydür ki: “Bir talip bir talip ile musahip olup ama ara yerlerinde ‘senin’ ‘benim’ demesi olsa o talipler musahiplikten düşer. Lâkin ikrarı özlemez. O ikrarı kendilere hasım ve ahirette davacı olur ve davacı olsa gerektir. Bahusus musahip olan kimsenin birbirinden ayrı yeri olmamalıdır” diye buyurdu. 

Şeyh Sadreddin eydür ki: “Yâ Şeyh, sen buyurdun ki musahip olanda ayrı yer olmaz. Öyle olsa ‘demuke demî, lahmuke lahmî, cismuke [17b] cismî’ olmalıdır. Ama Muhammed Mustafa ve Aliyü’l-Mürteza hazretleri musahip oldular. Lakin Fatıma Muhammed’in kızıdır. Öyle olunca ne minval üzere olur?”

Şeyh Sâfî eydür ki: “Yâ Şeyh, evvelâ Muhammedü’l-Mustafa Aliyyü’l-Mürteza hazretleri kerremellâhu vechehu ve Fatıma ananın üçü, zat bir nurdur. Evvelde bir, ahiri de bir olunca onun hikmetine karışmak olmaz. 


İmdi talip olan ‘demuke demî’ kan kana, ‘lahmî lahmuke’ et ete, ‘cismuke cismî’ ceset cesede, ‘ruhuke ruhî’ can cana katıp birliğe yetmeyince musahip olmaları sahih değildir. Encâmı hakkı aldatmış olurlar” diye cevap verdi. 

Şeyh, “Belî haktır” dedi. 

Şeyh Sadreddin eydür: “Bir talip er kardeş ile musahip olmak, erkân mıdır? 

Belî” Şeyh Sâfî eydür: “Belî erkândır. Ama kız kardeşiyle musahip [18a] ama ‘lahmuke lahmî’ kavline ve gerek tasdik kavle gelince razı olmaz. ‘İnkâr’ diye ona derler. 

‘Münafık’ odur ki bu dâire-i ayn-ı cem derûnunda olan sırları ifşâ edip ara yerde söz gezdirir. ‘Münafık’ diye ona derler. 

‘Merdut’ odur ki evvelâ ‘haktır’ diye ikrar eder, badehu ikrarına sahib-i kadem olmaz, ikrarından döner, ‘merdut’ diye ona derler. 

‘Yezid’ odur ki hiçbir nesneden haberi yoktur, ‘Yezid’ diye ona derler.” 

Şeyh Sâfî buyurdu. 

Şeyh Sadreddin, “Belî haktır” dedi. 

Temmeti’l-menâkıb 

Fî 3 Şevval Sene

DİPNOTLAR
Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi/Diyarbakır
Ahmet Refik, 1932, On Altıncı Asırda Rafizilik ve Bektaşilik, İstanbul: Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, s. 35-36, (Belge No: 47).
Şeyx Sefiyeddin Erdebili, Qara Mecmue, s. 136.
Köprülü, Anadolu din tarihi açısından öneminin büyük olduğu, eserin dikkatli incelenmesi neticesinde Şah İsmail
‟e ait olmadığının görüleceğine dikkat çekmektedir. Fuad Köprülü, 1993, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 8.bs., Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.282, n. 55.
Walter J. Ong, 1999, Sözlü ve Yazılı Kültür, 2. Baskı, İstanbul: Metis Yayınları, 97-98.
Abdülbaki Gölpınarlı, 1997, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik, İstanbul: Der Yayınları, s. 178.
Buyruk, Derleyen Sefer Aytekin, Ankara: Emek Basım-Yayınevi, 1958; Buyruk, Hzl. Fuat Bozkurt, İstanbul: Anadolu Matbaası, 1982; İmam Cafer-i Sadık Buyruğu, Hzl. Adil Ali Atalay (Vaktidolu), İstanbul: Can Yayınları, 1993; Mehmet Yaman, Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu, İstanbul: Ufuk Matbaası, 1994, Buyruk İmam Cafer Buyruğu, Ankara: Ayyıldız Yayınları; Şeyh Safi Buyruğu ve Rumeli Babağan (Bektaşi) Erkanları, Hzl. Hakkı Saygı, İstanbul: Saygı Yayınları, 1996.
Abdülbaki Gölpınarlı, Konya Mevlana Müzesi Yazmaları III, s. 431.
Bisâtî, 2003, Şeyh Sâfî Buyruğu (Meâkıbu’l-Esrâr Behcetü’l-Ahrâr), Ankara: Rheda-Wiedenbrück Çevresi Alevi Kültür Derneği Yayınları.
Mehmet Yaman, 1994, Erdebilli Şeyh Safi ve Buyruğu, İstanbul, Ufuk Matbaası.
Buyruk, Günümüz Türkçesine Çeviren Mehmet Yaman, 2000, Mannheim: Mannheim Alevî Kültür Merkezi Dedeler Kurulu Yayınları.
Esat Korkmaz, 2002, Buyruk, Yorumlu İmam Cafer Buyruğu, İstanbul: Anadolu Kültür Araştırma İnceleme Yayınları.
Milli Kütüphane Yazmalar Bölümünde bulunan bu eserin, kütüphane kayıtları şu şekildedir: 06 M.K. Yz. A 6097/5 Menâkıb-ı Şeyh Sâfî (1069-1658), (140a-156b) y. 238X170 mm.
“İman edip salih amellerde bulunanlar… Firdevs cennetleri onlar için bir „konaklama yeridir
‟. Orada ebedi kalacaklardır.” Kehf, 18/107-108.
“Ve de ki: “Rabbim, bağışla ve merhamet et,sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.” Mü
‟minun, 23 / 108.
“Bizi affet. Bizi bağışla. Bizi esirge, Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” Bakara, 2 / 286.


II. Viyana Kuşatması Sonrası Türk-İngiliz İlişkileri

II. Viyana Kuşatması Sonrası Türk-İngiliz İlişkileri
Selim Hilmi ÖZKAN1
DUMLUPINAR ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER DERGİSİ

SAYI:18
YIL: AĞUSTOS 2007
Özet: İngiltere’nin Osmanlı ile ilk münasebetleri XIV. asrın sonları ile XV. asrın başlarında ticari ve iktisadı alanda olmuştur. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin 1683 II. Viyana kuşatmasından sonra batı ile savaştığı dönemde, tarafsız kalmayı tercih etmiştir. Ama buna rağmen, Fransa ile aralarındaki düşmanlıktan dolayı Osmanlı ile Avusturya arasındaki savaşın bitmesi ve Avusturya’nın Fransa’ya karşı daha serbest hareket edebilmesi için büyük gayret göstermiştir. Osmanlı coğrafyasında ticari faaliyetlerden ziyade siyasi çalışmaları ile tanınan İngiliz büyük elçisi William Trumbull (1686-1691) İngiltere’nin menfaatleri icabı savaşın bitmesi için büyük gayret göstermiştir. Trumbull’un yerine atanan ve Karlofça Anlaşmasının imzalanması sırasında arabuluculuk yapan Peget (1692-1702) ise, İngiltere’nin tarafsız kalması için uğraşmış ise de Avusturya ve Venedik tarafı bir tutum izlemiştir. Karlofça antlaşması sonrası dönemde İngiltere, ticari ve siyasi çıkarları için Yakın Doğu ve Osmanlı Devleti ile daha fazla ilgilenmeye başladı. Bu dönemde İngiltere yavaş yavaş emperyalizme kaydı. Bu amaçla da Hindistan ticaret yolunun güvenliğini sağlamaya yöneldi.

TÜRK-İNGİLİZ İLİŞKİLERİNİN BAŞLANGICI

Osmanlı Devleti ile Batı Avrupa Devletleri arasındaki sosyal, ekonomik ve
siyasal ilişkilerin en geç İngiltere ile kurulduğunu görmekteyiz (Kurat,
1953). Türklerle İngilizlerin ilk temasları Haçlı seferleri zamanında olmakla
birlikte, gerçek anlamda İngiltere’nin Osmanlı ile ilk münasebetleri XIV.

asrın sonları ile XV. asrın başlarında ticari ve ekonomik alanda olmuştur
(Kütükoğlu, 1974). Türkler ile İngilizler ilk zamanlarda coğrafyanın verdiği
uzaklığın etkisi ile birbirleriyle fazla ilgilenmemişler ve daha çok ikincil
kaynaklar ile birbirlerini tanımışlardır. Osmanlı Devleti, İslam dünyasının en
güçlü ve en büyük devleti haline gelince İngilizler de Yakın Doğu ve
Osmanlı ile yakından ilgilenmeye başladılar (Laçiner, 2005). Mesela ilk
İngiliz müteşebbislerinden olan Anthony Jenkinson, 1553 yılında Halep’te
iken Kanuni Sultan Süleyman’dan bir “ticaret müsaadenâmesi” almayı
başarmıştır. Bu izne göre kendisine vergisini ödemek şartı ile Osmanlı
sularında serbestçe dolaşma hakkı tanınmıştır. Bu imtiyaz sadece Jenkinson
ve adamları ile sınırlı idi. Ama bundan Jenkinson ve adamları fazla
yararlanma yoluna gitmediler. Daha sonra bazı İngiliz tüccarlar tekrar
Osmanlı Devletinden bir takım ticari imtiyazlar elde etmişlerdir. İngiliz
tüccarlarına serbestçe ticaret yapmak hak ve imtiyazını vermesiyle İngilizler
için Türk pazarları açılmış oldu. Bunun üzerine Londralı tüccarlar, “Levant
Company” adıyla ve inhisar esaslarına dayanan bir şirket kurdular. Şirketin
statüsü Kraliçe Elizabet tarafından 11 Eylül 1581 tarihinde tasdik edildi. Bu
şekilde Levant Company kuruluşundan 1825 yılında tasfiyesine kadar 244
yıl içinde Türk-İngiliz ekonomik ilişkilerinin esasını teşkil etmiştir
(Kütükoğlu, 1974; Kurat, 1952).

İngiltere, gerek ekonomik çıkarları gerekse İspanya’ya karşı siyasî destek
sağlamak amacıyla 1575 yılından sonra Osmanlı Devleti’nin dostluğunu ve
güvenini kazanmaya çalıştı. Bu özverili gayretin ürünü olarak,
İmparatorluktan bazı imtiyazlar elde etti (Meram, 1969). Osmanlı İngiliz
ilişkilerinin ticari alandan siyasi alana kayması ise 1578 yılında gelen elçi
William Harborne’den sonradır (Kurat, 1952). Harborne’un en önemli
görevi, İngiltere ile Osmanlı arasındaki ticareti arttırmak ve İngiliz mallarını
yeni pazarlara açarken İngiltere için gerekli hammaddeleri daha ucuza
alabilmekti. Bu çerçevede yeni büyükelçi bir takım siyasi girişimlerde
bulunarak, gelişinden çok kısa bir süre sonra İngiliz malları için gümrüklerde
önemli indirimler (kapitülasyonlar) sağladı. Bu tarihten sonra ticaret,
Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere arasındaki ilişkilerin en önemli
başlıklarından biri halini aldı. Bu ilişkiler zaman içerisinde siyasi bazı
anlaşmazlıklar ile sekteye uğradıysa da kesintisiz devam etti (Laçiner, 2005).

Osmanlı Devleti ile İngiltere’nin siyasi ilişkileri II. Viyana kuşatması sonrası
yoğunluk kazanmıştır. İngiltere’nin bu dönemde Osmanlı ile ilişkilerinin
temeli, doğuyla ulaşım bağlantısı yönünden stratejik önemi olan ve doğal
kaynakları bakımından son derece zengin olan Hindistan’ı güvenlik içinde
tutmaktır. İngiltere, Hindistan’ı ele geçirdiği sırada, Osmanlı Devleti
zayıflamaya başlamış ve Hindistan Osmanlı Devleti’nin genişleme kapsamı
dışında kalmıştır (Mughul, 1974). Bu nedenle, İngiltere, bölgenin güçlü
İmparatorluğu olan Osmanlılarla çatışma durumuna girmemiştir. İngiltere bu
dönemde Osmanlı devleti ile çatışmaktan ve karşı karşıya gelmekten kaçınsa
da İngiltere’nin Hindistan’a yerleşmeye başlaması ile bu ilişkiler biraz daha
gerginleşerek devam etmiştir (Rivlin-Mughul, Szyliowich, 1965).


II. VİYANA KUŞATMASI SONRASI TÜRK-İNGİLİZ İLİŞKİLERİ

II. Viyana Kuşatması ve Osmanlı Devletinin Durumu
Köprülü Mehmet Paşa’nın damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1676
yılında sadrazamlığa geldikten sonra imparatorluğu eski gücüne
kavuşturmak niyeti ile bir dizi fetih hareketine girişti (Özcan, 2002)2. Bu
amaçla, 1678’de Çehrin’i ele geçirdi. Bu zaferden sonra Ruslar, Dinyeper
Nehri’nin sağında kalan toprakları Osmanlılara bırakmak zorunda kaldılar.
Zaferlerin devamını getirerek Osmanlı’yı yeniden Avrupa’daki en geniş
sınırlara ulaştırmak isteyen Merzifonlu, Orta Macaristan’da, Katolik
Avusturya’ya karşı isyan eden Protestan Macarları himayesine aldı. Tökeli
İmre, Osmanlılar tarafından Orta Macaristan Kralı olarak tanındı. Bu durum,
Avusturya’nın tepkisine neden oldu. Bundan başka, Tökeli İmre’nin elçisini
padişaha takdim ile himaye altına aldırdı ve kendisine askerî yardımda
bulundu (Refik, 1332; Uzunçarşılı, 1995). Bu arada Avusturya
İmparatoru’nun elçisi Kont Alber Dö Kaprara, 1682 senesinde Merzifonlu
Kara Mustafa Paşa’ya gelerek, bitmesine iki sene kalmış Vasvar
Anlaşması’nın yirmi sene uzatılmasını istedi3. Fakat Merzifonlu Kara
Mustafa Paşa, elçiden Raab (Yanıkkale)’ın iadesini, Avusturya’ya karşı
hazırladığı sefer için tazminat verilmesini ve Macarların mezhep hürriyetini
istedi. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın bu istekleri karşısında, Avusturya
elçisi Kont Albert de Kaprara, Yanıkkale için “kale kılıç ile alınır, yoksa
buradaki söz ile kale verilmez” (Silahdar, 1928; İlgürel, 1993) sözleri
Merzifonluyu kızdırdı. Merzifonlu bu söz karşısında elçinin isteğini geri
çevirdi (Kantemir, 1980; Rifa’at, 1963). Bu gelişmelerin ardından Osmanlı
ordusu sefere çıktı. Ordu 3 Mayıs 1683’te Belgrad’ın karşısında Zemun
önlerine geldi ve 24 Mayıs’ta buradan hareket etti. 27 Haziranda İstolni-
Belgrad’da4 bir harp meclisi toplanarak bu mevsimde Yanıkkale ile Komaran
kalesinin fethi ve Avusturya’ya akınlar yapılması fikri mecliste görüşüldü.
Fakat Kara Mustafa Paşa mecliste ağırlığını koyarak Viyana üzerine
gidilmesini kabul ettirdi (Çiçek, 2001).

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Viyana’ya doğru ilerlerken padişahı
durumdan haberdar etmiştir. Bu emri vaki karşısında padişah: “Kasdımız

Yanıkkale ve Komaran kaleleri idi; Beç (Viyana) kalesi dilde yoktu; Paşa ne
acip saygısızlık edip bu sevdaya düşmüş. Hoş imdi Hak Teâlâ âsan getüre;
lâkin mukaddem bildireydi rıza vermezdim.” (Silahdar, 1928) demiştir.
1683’te kuşatma başladığında, Avusturya imparatoru şehri terk ederek,
Viyana’nın kuzeyinde daha güvenli hissettiği Lintz şehrine gelmiştir.
İmparator’un şehri terk etmesine rağmen daha önceden kurulan haçlı ittifakı
da derhal Avusturya’ya yardım göndermiştir. Osmanlı ordusu müttefik
Avrupa kuvvetlerine karşı Viyana’da ağır bir yenilgi almıştır. Bu yenilgi
üzerine Osmanlı ordusunda bir panik başlamış, muhasara dağılmış ve ordu
Budin’e doğru geri çekilmiştir (Baysun, 1993; Danişmend, 1950; Schreiber,
1982)5

Viyana yenilgisi Avrupa’da büyük bir sevinç yarattı. Şimdiye kadar
yenilmeyen Osmanlı’nın, Avrupa’da birlik olunca yenileceği anlaşıldı.
Papalığın girişimi ile Osmanlı’ya karşı güç birliği içerisine giren, Avusturya,
Lehistan, Rusya ve Venedik, 1684 yıllında “Kutsal Îttifak”ı oluşturarak var
güçleri ile Osmanlı Devleti’ne karşı saldırmaya başladılar. II. Viyana
kuşatması sonrası oluşan bozgun havası içerisinde Osmanlı ordusu Mohaç
ovasında büyük bir bozguna daha uğradı. Bu karışık ortamda IV. Mehmet
tahttan indirilerek yerine kardeşi II. Süleyman geçirildi (Hammer, 2000).

Karlofça Antlaşmasının İmzalanmasına Kadar Türk-İngiliz İlişkileri
Osmanlı Devleti, Avrupa devletleri karşısında almış olduğu ağır yenilgiler
üzerine Avusturya ile anlaşma yolları aramaya başladı. Kara İbrahim Paşa6
ve Sarı Süleyman Paşa7 zamanlarında Avusturya ile barış için zemin arandı.
Avusturya almış olduğu üst üste galibiyetler üzerine, barış için Osmanlı
devletine kabul edemeyeceği tekliflerde bulundu. Bu arada II. Süleyman’ın
hükümdar olması üzerine barış taraftarı olan Bekri Mustafa Paşa8, saltanat
değişikliği bahanesi İngiltere ve Hollanda’nın Galata’da bulunan elçileri
aracılığı ile Nişancı Zülfikâr Efendi ve Dîvân-ı Hümâyun baş tercümanı
İskerletzâde Aleksandr’ı hem saltanat değişikliğini bildirmek ve hem de bu
sebep ile mümkün olursa barış yapmak için Viyana’ya 15 Şubat 1688
tarihinde elçi olarak gönderdi9. Bu heyetin, Viyana’ya gidişi sonrası
Belgrad’ın düşmesi üzerine İmparator I. Leopold, müttefikleriyle birlikte
daha ağır şartlar öne sürmüştür (Heywood, 1985)10. İngiltere’nin tüm
girişimleri de fayda vermemiştir. Uzun görüşmelerden sonra bu ağır talepler
karşısında bir anlaşmaya varılamamış ve bu teşebbüs de sonuçsuz kalmıştır
(Raşid, 1865).

II. Viyana Kuşatması sonrası dönemde İngiltere’nin ticaret hacminde
daralma meydana geldi. Nitekim 1680’de 27.771 top olan İngiltere’nin
kumaş ihracatı 1685’de 16.282’ye düştü. Bu dönemde Fransa’nın
İngiltere’ye karşı üstünlüğü dikkat çekmektedir. 1687’de Fransa 506.520
kuruş ihracat ve 170.000 kuruş ithalat gerçekleştirir iken İngiltere 302.743
ihracat sadece 10.000 kuruş ithalat gerçekleştirebilmişlerdir. 1688-1699
yılları arasında iyice gerileyen İngiliz Osmanlı ticareti 1695 yılından itibaren
yeniden yükselişe geçmiştir. 1698-1700 yıllarında ise İstanbul’un dış
ticaretinde İngilizler tam egemenliği ellerine almaya muvaffak olmuşlardır
(Kütükoğlu, 1974). İngiltere ise bu durum karşısında, Fransa ile aralarındaki
düşmanlıktan dolayı Avusturya yanlısı bir tutum izleyerek Osmanlı ile
Avusturya arasındaki savaşın bitmesi ve Avusturya’nın Fransa’ya karşı daha
serbest hareket edebilmesi için büyük gayret göstermiştir. Mesela Osmanlı
coğrafyasında ticari faaliyetlerden ziyade siyasi çalışmaları ile tanınan
İngiliz büyük elçisi William Trumbull (1686-1691), İngiltere’nin
menfaatleri icabı savaşın bitmesi için Osmanlı nezdinde de barış için siyasi
girişimlerde bulunmuştur (Kurat, 1952; Heywood, 1985).

Bu gelişmeler olurken, 6 Şubat 1695 Pazar günü Sultan II. Ahmet ölmüş
yerine, II. Mustafa Padişah olmuştur. II. Mustafa’nın tahta çıkmasıyla, devlet
erkânı arasında, 1683 II. Viyana kuşatmasından bu yana yıllardır süregelen
savaşları ve yenilgileri sonuçlandırma arzusu kuvvetlendi. Hatta İngiltere
elçisinin Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki savaşa son verme
teşebbüsü de devlet adamları arasında ferahlık yaratmıştır. Fakat II. Mustafa,
devlet adamları gibi düşünmüyordu. Yeni padişah, niyetinin Kanuni Sultan
Süleyman gibi bizzat sefere çıkmak olduğunu bildirdi. Çünkü ona göre
başarısızlıkların sebebi, seleflerinin seferlerden uzak kalışı idi. O, bu nedenle
tahta çıkışının üçüncü gününde bir hatt-ı hümâyûn yayınlayarak kendinden
önceki padişahların zevk ve sefaya dalıp devlet işleri ile uğraşmamaları
sebebiyle düşmanların dört yandan ülkeyi sardığını belirtir. Bizzat savaşa
katılmak istediğini söyleyerek, devlet erkanının bu konudaki görüşünü sorar.
Buna cevap olarak, sadrazam devlet erkânı ile yaptığı görüşmelere
dayanarak padişahın savaşa katılmasının çok masraflı olmasının yanında
devlet otoritesinin bozulacağından bahseder. II. Mustafa, devlet adamlarının
bu olumsuz görüşlerine rağmen savaşa bizzat katılmaktan vazgeçmez
(Aksun, 1994). Bu gelişmelerin ardından Avusturya ile mücadele yeniden
başlar. II. Mustafa Avusturya üzerine çıktığı iki zaferi başarı ile
sonuçlandırır.

Sultan II. Mustafa Osmanlı Devleti’nin II. Viyana bozgunundan sonra almış
olduğu yenilgilere son vermek ve II. Macaristan seferinde başarı elde
etmesinden cesaret bularak, 12 Nisan 1697 tarihinde III. Macaristan seferine
çıkmaya karar verdi11. Bu sefer sırasında Osmanlı ordusunun uygulamış
olduğu yanlış savaş stratejisi sonucu Zenta mevkiinde ağır bir yenilgi alındı.
Devlet adamları bu yenilgi üzerine barışı daha ciddi düşünmeye başladılar.
Fakat yeni atanan sadrazam Hüseyin Paşa Zenta yenilgisi sonrası 1683 II.
Viyana yenilgisinden bu yana müttefik Avrupa kuvvetlerine karşı devam
etmekte olan Osmanlı yenilgisine ve geri çekilmesine son vermek niyetinde
idi. Padişah da aynı şekilde Zenta bozgununun izlerini silmek istiyordu.
Bunun için Hüseyin Paşa’ya barış görüşmeleri devam ederken büyük bir
ordu hazırlatmayı da ihmal etmedi12.

Karlofça Antlaşmasının İmzalanması Sırasında Türk- İngiliz İlişkileri
Osmanlı tarihinin seyrine tesir eden Zenta savaşında ordunun sekizde biri
telef olduğu gibi yüklü miktarda hazine kaybedilmiştir. Daha da önemlisi,
savaş sırasında vezîriâzam Elmas Mehmet Paşa da şehid düşmüş “Mühr-i
Hümâyûn”13 sefer meydanında kalmıştır (Uşşâkîzâde, 2005). Alınan büyük
yenilgi, Kutsal İttifak Devletlerine bırakılan yerlerin geri alınamayacağı,
hatta eldeki toprakların dahi korunamayacağı düşüncesini doğurdu. Bunun
üzerine devletin ileri gelenleri barışa sıcak bakmaya başladılar14. Osmanlı
Devletinin barışa yanaşmasında İngiltere elçisi Peget’in girişimleri de etkili
olmuştur. İngiltere II. Viyana kuşatması sonrası dönemde devam eden büyük
savaş döneminde barış için her fırsatta Osmanlı Devleti ile Avusturya
arasında arabuluculuk yapmıştır. Dönemin devlet adamlarına adeta
yalvarırcasına barışa yanaşmaları için ricada bulunmuştur.

Yukarıda da ifade edildiği gibi ikinci Viyana kuşatması sonrası oluşan
bozgun döneminde İngiltere elçisi Lord Peget, barış için zemin ararken
Sadrazam Elmas Mehmet Paşa’nın Fransız yanlısı olması ve İngiliz
gemilerinin Osmanlı sularında korsanlık yaptıkları söylentileri üzerine Türk-
İngiliz ilişkileri ve ticareti en durgun dönemini yaşamaya başlamış
diyebiliriz. Zenta bozgunu sonrası Sadrazam olan Hüseyin Paşa döneminde
bu anlayış değişmeye başladı (Heywood, 1985). Nitekim Köprülü Hüseyin

Paşa sadrazam olduktan kısa bir süre sonra 1698 başlarında İstanbul
Kaymakamı, Kaptan Paşa ve İzmir Kadısına yollamış olduğu bir hüküm ile
İngiltere’nin eskiden beri Devlet-i Aliye ile dost olduğunu, Kralın Osmanlı
Devletine karşı sadakat içerisinde bağlı olduğu bundan dolayı da İngiliz
tüccarlarına ahidnâme-i hümâyûn gereği hareket edilmesi gerektiği fakat
Galata’da bazı kimselerin, bu tüccarları rencide ettikleri hatta daha da ileri
giderek tüccarları dövdükleri beyan edilerek bunun önüne geçilmesi
istenmiştir. İzmir gümrüğünde ise %3 verginin dışında tüccarlardan ek
gümrük vergisi talep edildiği, kesinlikle böyle bir duruma mahal
verilmemesi istenmiştir. Hükümde devamla bu duruma neden olanların
cezalandırılması ifade edilerek kesinlikle buna benzer bir şeyin bir daha
yaşanmaması konusunda görevliler uyarılmıştır (Refik, 1930; Ülker, 1989)15.
İngiltere’nin büyük elçisi Peget barış görüşmeleri sırasında Osmanlı
hükümeti nezdindeki itibarına da güvenerek Hüseyin Paşa’ya göndermiş
olduğu diğer bir arzında, İngiliz tüccarlarının bir limana indirip gümrük
vergisini vermiş oldukları bir malı, bu limanda satamayıp başka bir limana
taşımak istedikleri zaman, gümrük görevlilerinin tekrar vergi istedikleri
hususunda şikayetçi olmuştur16. Bu durum incelendikten sonra elçinin isteği
yerinde bulunarak görevlilerden tekrar böyle bir vergi istememeleri için
hüküm yazılmıştır. Osmanlı Devleti sınırları içerisindeki uluslararası
ticaretin güvenli bir şekilde yapılması için gayret göstermiştir. Özellikle
savaş dönemlerinde İzmir gibi liman şehirlerinde devletin kapitülasyonlar ile
belirlemiş olduğu vergi dışındaki istekler artmıştır. Devlet bu durum
karşısında elçinin isteği üzerine böyle durumların yaşanmaması için tedbirler
alma yoluna gitmiştir.(Ülker, 1989).

Bazı kaynaklarda dönemin sadrazamı Hüseyin Paşa’nın barışa meyilli
olduğu ifade edilse de diğer bazı kaynaklarda da sadrazamın barışa meyilli
olmadığı ifade edilmektedir. Bu kaynaklarda gerekçe olarak Zenta Faciası
gibi nazik bir durumdan sonra barış yapmanın Osmanlı Devleti için faydalı
olmadığı düşüncesi hâkimdir. Bazı kaynaklarda da Hüseyin Paşa’nın barış
taraftarı gibi gösterilmesi ise onun İngiltere ve Hollanda elçileri ile barış
görüşmelerinde bulunması ve onların girişimleri ile barışa yaklaşmış
olmasındandır17. Mesela Nâima, eserinde
“İngiltere elçisinin yalvarmasına
dayanamadı”
şeklinde bir ifade kullanması devletin barış taraftarı değil
iken, elçilerin girişimi ile bu işe yanaşmış izlenimini vermektedir(Nâima,
1280; Kösoğlu, 1997).

Uzun süredir devam etmekte olan bu savaşlarda, büyük kayıplar vermiş olan
Avusturya ve Venedik’te barış taraftarıydı. Çünkü Avusturya, Fransa ile de
mücadele etmekte idi. Özellikle İspanya tahtı veraseti meselesinin ortaya
çıkışından sonra, iki cephede birden zor durumda kalmıştır. Fransa Kralı
XIV. Louis, torununu İspanya Kralı yapabilmek için Avrupa savaşına
hazırlanıyordu. Avusturya ise İspanya’da sönmek üzere olan Habsburg
hanedanına, kendi prenslerinden birini oturtmak istiyordu. Çünkü
Avusturya’da da aynı haneden iktidarda idi. Bu yüzden Avusturya ile Fransa
arasında “İspanya Veraset Savaşları” denen bir mücadele vardı(Kennedy,
1998; Shaw, 1983)18. Avrupa devletlerinin tamamı XIV. Louis’e cephe almış
durumda idi. Fransa bu durumda yalnız kalmıştı. Aynı zamanda Osmanlı
Devleti ile uzun süredir dost olan bir devletin güçlenmesini de
istemiyorlardı. İspanya, sömürgeleri ile beraber Amerika kıtasının büyük bir
kısmını elinde bulundurmakla beraber git gide güç kaybetmeye başlamıştı.
İşte böyle kritik bir durumda Avusturya’nın uzun süredir savaşmış olduğu
Osmanlı ile yeniden savaşa tutuşması Avrupa devletlerini güç duruma
sokabilirdi. Tüm bu nedenlerden dolayı İngiltere, Fransa ile aralarındaki olan
mücadelenin de etkisi ile Avusturya’nın Osmanlı karşısında daha serbest
hareket edebilmesi için barışa aracılık yapmaya başlamıştır (Özcan, 2001).

Her iki tarafta hal böyle iken, İngiltere ve Hollanda elçileri Avusturya lehine
anlaşmaya zemin aramaktaydılar. Sultan II. Mustafa han ise hiç olmazsa
kaybedilen toprakların bir kısmını geri almak niyetindeydi. Bundan dolayı
da barışa yanaşmak istemiyordu. İngiltere ve Hollanda elçilerinin ısrarlı
isteklerini gören Sadrazam Hüseyin Paşa, her ne kadar böyle bir durumda
barış yapmak istememesine rağmen, uzun süredir devam etmekte olan
savaşları bitirmek için bu ısrarları ve Avusturya’nın içinde bulunduğu
durumu da dikkate alarak barışın iyi bir fırsat olduğunu düşünmeye
başlamıştır19.

Hüseyin Paşa, Edirne’ye gelen İngiltere’nin devamlı elçisi Peged ve
Hollanda’nın elçisi Koler ile müzakerelerde bulundu20. Bu iki elçi,
krallarının Avusturya ile dostluğu kadar Osmanlı ile de dost olduğunu, on
altı yıldır devam etmekte olan savaşın son bulması gerektiğini, bunun için de
aracı olabileceklerini bildirmişlerdir. Hüseyin Paşa da devletin toparlanması
için, böyle bir durumda barışa meyilli olmasa bile, savaşın devam etmesini
de istememekte idi. Tüm bunların ötesinde böyle nazik bir anda savaşa
devam etmek, gelecek felaketlere zemin hazırlamak demekti. İngiltere ve

Felemenk Kralları, İstanbul’daki devamlı elçileri aracılığı ile Hükümetin
barışa yatkın olduğunu öğrendiklerinden dolayı bu dönemin iyi bir fırsat
olduğunu düşünerek biraz daha bastırmışlardır (Rifa’at, 1967;
Kolodzıejczyk, 2000).

Osmanlı Devletinin barışa yanaşması üzerine Hüseyin Paşa, dîvân-ı
hümâyun tercümanlarından İskerlet-oğlu Alexandre Mavrokordato’yu elçiler
ile temasa memur etti. İngiltere elçisi Peget’ten alınan temenniler, tekrar
görüşüldükten sonra barış için zemin hazırlandı. Bundan sonrada İngiltere
elçisi Peget sekreteri Schreyer’i ile III. William’a barış yapılması hususunda
bir mektup gönderdi. Avusturya Hükümeti de Osmanlı Devleti’nin barış
teklifini “uti possidetis”, “âlâ hâlihi” (mevcut durumu muhafaza) kabul
ettiğini bildirdi21. Osmanlı Devleti, Avusturyalıların barış görüşmeleri için,
murahhas tayin etmeleri üzerine Osmanlı Devleti adına Reîsülküttâp Râmi
Mehmet Efendi’yi murahhas tayin ederek Baş Tercüman İskerlet-oğlu
Mavrocordato ile beraber yanlarında İngiltere elçisi ile birlikte Belgrad’a
göndermiştir22.

İngiltere, iki tarafın barışa yanaşması için göstermiş olduğu gayreti
görüşmelere sırasında da devam ettirmiştir. Peget’in sekreteri ve Postacısı
Londra, Viyana ve Edirne arasında adeta mekik dokumuştur. Bu zaman
zarfında defalarca at sırtında Londra ve Viyana’ya gitmiş gelmiştir.
Müzakereler başlamadan önce ortaya çıkan bir takım pürüzler İngiltere’nin
temsilcisi Peget’in girişimleri ile hatta Osmanlı tarafını tutması sonucu
çözümlenmiştir. Mesela bu pürüzlerden üçüncü pürüz; müzakere salonunun
(çerge) nasıl ve kimin tarafından kurulacağı meselesi idi. Çergenin kurulması
hususunda Avusturya ve Venedik uzlaşmaz bir tutum içerisine girmişlerdir.
Peget’in, Osmanlılar tarafını tutması neticesinde, çerge Râmi Mehmet Efendi
tarafından kurdurulmuştur.

Karlofça müzakerelerinde ilk olarak İngiltere’nin elçisi Peget söz alarak bir
açılış konuşması yapmıştır. Elçi iki tarafın barışa yanaşması hakkında,
kendilerinin arabuluculuk yaptığını, bu arabuluculuk sayesine savaş
döneminin biteceğini ve iki tarafında dost olacağını vurgulamıştır23. Karlofça
görüşmeleri sırasında müzakereler iki tarafın isteklerinde ısrar etmesi
üzerine zaman zaman bitme noktasına gelmiştir. Bu durum İngiltere elçisinin
girişimleri ile sakinleşmiştir. Peget görüşmeler boyunca İngiltere’nin
tarafsızlığını korumaya çalıştıysa da İngiltere’nin menfaatleri icabı
Avusturya ve Venedik tarafı bir tutum izlemiştir. Karlofça Anlaşmasının
imzalanması sırasında görevli olan Rus elçisi ise Rusya’ya yollamış olduğu
raporunda, bunun aksini savunarak İngiltere elçisinin Osmanlı taraftarı bir
tutum içerisinde olduğunu ifade etmektedir (Uzunçarşılı, 1995; Şutoy, 1989).


KARLOFÇA ANTLAŞMASI SONRASI TÜRK İNGİLİZ İLİŞKİLERİ

26 Ocak 1699 tarihinde imzalanan Karlofça Anlaşması ile Osmanlı
devletinin askeri yenilgisi siyasi alana da kaymış diyebiliriz. Çünkü Osmanlı
bu anlaşma ile ilk defa resmen Avrupa’nın siyasi ve askeri üstünlüğünü
tanımıştır. Tarihinde ilk defa geçici olarak değil; çekilmede değil,
müzakereler ile Avrupa devletlerine resmen toprak bırakmak zorunda
kalmıştır (Quataert, 2002).

Karlofça Anlaşmasının imzalanmasında büyük gayret sarf eden İngiltere’nin
devamlı elçisi Peget’in, Osmanlı ülkesinde görev süresinin dolması üzerine
yerine 23 Mart 1702’de Rober dö Sutton atanmıştır24. Sutton II. Mustafa
tarafından kabul edildiği zaman, padişah kendisine “İngilizler bizim iyi ve

eski dostlarımızdır ve bizim onlarla büyük dost olduğumuzun delilini
her fırsatta göstereceğiz. Krala dostane tavassutlarından dolayı
teşekkürlerimiz ve dostluğuna olan itimadımızı bilhassa göstermekten
geri kalmayacağız” demiştir (Uzunçarşılı, 1995). Fakat bu dostluk
ilişkilerine rağmen, İngiltere’nin XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren yavaş
yavaş emperyalizme doğru yöneldiğini de söyleyebiliriz. Emperyalizme
yönelen İngiltere, bu emelini gerçekleştirebilmek amacı ile tüm enerjisini
Şark’ı ele geçirmek yani Osmanlı ve İslam coğrafyasına hâkim olmak için
harcamaya başlamıştır. İngiltere, bu coğrafyaya hâkim olabilmek için
Osmanlı Devletinin siyasi ve idari istiklaline dokunmadan çeşitli anlaşmaları
ve sözleşmeleri kabul ettirerek birtakım imtiyazlar sağlamak ve bu şekilde
imparatorluğa nüfuz etmek istemiştir. İngiltere bu sayede birçok ayrıcalık ve
üstünlük de elde etmiştir (Kodaman, 1980). Nitekim tarihi süreç,
İngiltere’nin XVII. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı ile olan
ilişkilerinde, tüm politikalarını Şark Felsefesi üzerine kurmuş olduğunun
delilidir.

Osmanlı Devleti de II. Viyana kuşatması sonrası imzalanan Karlofça
anlaşmasından sonra, barış dönemini fırsat bilip devleti yeniden
yapılandırmak için kendisinden önceki ıslahat fikirlerinden ve layihalardan
da yararlanarak her alanda birtakım ıslahatlara girişmeyi ihmal etmemiştir
(Reşid, 1327; Palmer, 1992).

Karlofça anlaşması ile sonuçlanan müzakereler için anlaşma devletlerinin ve
diğer bazı batılı devletlerin başkentlerinde, Osmanlı temsilcilerinin
“Hıristiyan murahhaslarını aldattıkları” söylentileri çıkmasına neden
olmuştur (Aksun, 1994). Karlofça antlaşmasından sonra başta İngiltere
olmak üzere Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak için
büyük çaba göstermişlerdir. Anlaşma sonrası kaptan paşa ve kadılara
gönderilen hüküm ile İngiltere, Hollanda, Venedik gibi devletlerin
İstanbul’da bulunan elçileri, adalara yakın yerlerdeki konsolosları aracılığı
ile Hıristiyan halkın vergilerine talip olduklarından, bu işten derhal el
çektirilmeleri ve hiçbir şekilde adı geçen devletlerin bu halka sahip
çıkmamaları hususunda uyarılmıştır25. Diğer taraftan İzmir muhafızı ve daha
birçok vali ve kadılara yazılan emirler ile Osmanlı tabiiyetinden zorunlu
olarak başka devletlerin tahakkümüne giren Zenta, Kefalonya, Korfu ve
başka yerlerdeki ahalilerin durumları hakkında bilgi verilerek ilgilenilmesi
ve adı geçen devletlere karşı hukuklarının korunması, gerekirse Osmanlı
sınırlarına taşınması hususunda uyarılmışlardır26.


SONUÇ

Osmanlı Devleti ile İngiltere arasındaki ciddi anlamda siyasi ve ticari
ilişkiler coğrafyanın verdiği uzaklığın etkisi ile geç başlamıştır. Osmanlı
Devleti ile İngiltere arasındaki bu ilişkiler Karlofça antlaşmasına kadar
karşılıklı dostluk ve çıkar içerisinde devam etmiştir.

II. Viyana bozgunu ve bozgunun sonucunda imzalanan Karlofça Antlaşması,
Osmanlı tarihinde yeni bir dönemin başladığının göstergesi olmuştur.
Taarruzdaki Osmanlı ordusu II. Viyana kuşatması sonrası savaşlar dizisini
kaybettikten sonra bu anlaşmayı imzalayarak savunmaya çekilmek zorunda
kalmıştır. Devrin sadrazamı Köprülü Amcazâde Hüseyin Paşa bu barış
dönemini fırsat bilip devleti yeniden yapılandırmak için kendisinden önceki
ıslahat fikirlerinden ve layihalardan da yararlanarak her alanda birtakım
ıslahatlara girişmeyi de ihmal etmemiştir. Bu barış döneminde devlet,
Kuzeyden gelen düşmana karşı da toparlanma fırsatı bulmuştur.

İngiltere, II. Viyana kuşatması sonrası kendi menfaati icabı tarafsızlık
politikasını sürdürmeyi tercih etmiştir. İngiltere, Karlofça anlaşmasının
imzalanması için Kutsal İttifak devletleri ve Osmanlı devleti arasımda
arabuluculuk yapmıştır. İngiltere Karlofça antlaşmasının imzalanması için
çok büyük çaba sarf etmiştir. İngiltere’nin Avusturya ile Osmanlı Devlet
arasındaki savaş döneminin bitmesinin istemesinin temel sebebi ticari
kaygılarından kaynaklanmaktadır. Çünkü bu dönemde İngiltere’nin Akdeniz
ticaretinde ciddi bir daralma ve gerileme dikkat çekmektedir.

İngiltere, Karlofça anlaşmasının imzalanmasına kadar geçen süreçte ticari
ilişkilerinin zarar görmemesi için Osmanlı Devleti ile iyi ilişkilerini her
fırsatta güçlendirmeyi ve devam ettirmeyi tercih etmiştir. Fakat Karlofça
antlaşması ile sonuçlanan müzakereler sonrası tarafsızlık ilkesinden
vazgeçen İngiltere, Türk ve İslam dünyası üzerindeki baskısını artırmaya
başlamıştır. XVIII. Yüzyılın başlarından başlamak üzere İngiltere’nin
politikalarında kesin bir değişimin olduğunu da söyleyebiliriz.

KAYNAKÇA
Arşiv Kaynakları
BOA, A. {DVN. DVE. d. 35/1.
BOA, Ali Emiri(AE) - Mustafa-II, 1/77; 4/355, 7/649, 8/762, 9/890.
BOA, Babı Asâfi D., A. DVN, 277/99; 252/81, 83, 253/72.
BOA, Cevdet Tasnifi, Hariciye, 8571, 1092.
BOA, A. {DVNS. MHM. d 106, 111.
BOA, A. {VKN d, 2/1700, s. 6, 8.
BOA, C. AS, 37771.
BOA, C. HR, 1092;
BOA, D.EVM, 151/150.
BOA, İE, DH, 1649.
BOA, İE. HR, 352, 353, 523, 542, 543, 544.
BOA, MAD.d, 2150, 6371, 7744.
Kitaplar
Aksun, Z. N. (1994). Osmanlı Tarihi-II, İstanbul: Ötüken.
Aktepe, M. (1991) “Amcazâde Hüseyin Paşa”, İ.A., DVY, 3: 8-9.
Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Asafiyy fi Devleti’l-hakaniyeti’l-
Osmanniyye,
Köprülü Ktp., 9435 II. K. 212.

Defterdar M. P. (1995). Zübde-i Vekayiât, (Haz. Abdülkadir Özcan), Ankara:
TTKY.

Danişmend, İ. H. (1950). İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul:
Türkiye.

Kolodzıejczyk, D. (2000) Ottomon -Polish Diplomatie Relations (15th, 18th
Century),
Brill.

Kantemir, D. (1980), Osmanlıİmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküş Tarihi,C. III, (Çev. Özdemir Çobanoğlu), Ankara: Kültür Bakanlığı.
Kennedy, P. (1998). Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri, (Çev. B.
Karanakçı), Ankara: İş Bankası.

Kurat, A. N. (1952). Türk İngiliz Münasebetlerine Kısa Bir Bakış, Ankara:
TTKY.

Kütükoğlu, M. (1974). Osmanlı İngiliz İktisadî Münasebetleri, Ankara: Türk
Kültürü Araştırma Enstitüsü.

Kösoğlu, N. (1997). Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine
Düşünceler,
İstanbul: Ötüken.

Meram, A. K. (1969). Belgelerle Türk-İngiliz İlişkileri Tarihi, İstanbul:
Kitaş.

Mughul, M.Y. (1974). Kanunî Devri Osmanlıların Hint Okyanusu
Politikası ve Osmanlı-Hint Müslümanları Münasebetleri, 1517-1538,
İstanbul: Fetih.

Mustafa Naîmâ Efendi, Naîmâ Tarihi, C. 1, İstanbul, 1280, s. 58;
Palmer, A. (1992). Osmanlı İmparatorluğu Son Üç Yüz Yıl Bir Çöküşün Yeni
Tarihi,
İstanbul: Sabah.

Purgstall B. H. (2000). Büyük Osmanlı Tarihi, C, VI, İstanbul: Sabah.
Quataert, D. (2002). Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, İstanbul: İletişim.
Râşid Mehmed Efendi(1865), Tarihi Râşid-II, İstanbul.
Rami Mehmet Paşa, Vekayi‘-i Musâleha, Millet Kütüphanesi, Reşit Efendi
Kısmı, Nr. 685.

Refik, A. (1930). Hicri Onikinci Asırda İstanbul Hayatı 1100-1200,İstanbul: Devlet Matbaası.
Ahmet Refik, Felaket Seneleri, İstanbul, 1332.
Reşid, A. (1327). Haritalı ve Resimli Mükemmel Tarihi Osmanî, C. II,
İstanbul.

Schreiber, G. (1982). Edirne’den Viyana Kapılarına Kadar Türklerden
Kalan,
İstanbul: Milliyet.

Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Nusretnâme, C-I, (Sad., İ. Parmaksızoğlu),
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1962.

Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahdar Tarihi, C. II, Orhaniye Matbaası,
İstanbul, 1928.

Stanford, S. (1983). Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, (Çev., M.
Harmancı), İstanbul: E Yayınları.

Uçarol, R.(1995). Siyasi Tarih, İstanbul: Filiz.
Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi. (2005). Uşşâkîzâde Târihi-I-II,İstanbul: Çamlıca.
Zülfikar Paşa, Sefaretnâme, s. 15, (Wolfgang Jopst Der esandtschaftsbericht
des Zü l-Figar Efendi über die fridensverhandlungen in Wien 1689, Doktora
Tezi, Üniversität Wien, Wien, 1980).

Makaleler
Abou el-Haj, R.(1967). “Ottoman Diplomacy At Karlowitz” Journal Of The
American Oriental Society,
87/4: 500-520.

Abou-El-Haj, R (1963). The Reisülküttab And Ottoman Diplomacy At
Karlowitz,
İstanbul.

Aktepe, M. M. (1991). “Amcazâde Hüseyin Paşa”, DİA, C. III, İstanbul:
DVY.

Baysun, M. C. (1993) “Mehmet IV”, İ.A., C. VII, İstanbul: MEB.
Heywood, C. J. (1985). “1689-1698 Yılları Arasında İngiliz-Türk
Diplomatik İlişkileri”
Türk-İngiliz İlişkileri 1583-1984, Ankara:
Başbakanlık: 33-41.

İlgürel, M, (1993). “IV. Mehmet”, DGBİT, C. XI, İstanbul: Çağ.
Çiçek, K. (2001). “II. Viyana Kuşatması ve Avrupa’dan Dönüş (1683¬
1703)”,
Türkler-Osmanlı, C. IX, İstanbul: Yeni Türkiye.

Kodaman, B. (1980). “Avrupa Emperyalizminin Osmanlı İmparatorluğuna
Giriş Vasıtaları (1838-1914)”,
Milli Kültür: 23-33.

Laçiner, S. (2005). “Türkiye - İngiltere İlişkileri ve İşbirliği İmkanları"
http://www. turkishweekfy.net/turkce/makale. php?id=68

Molnar, M. (2001). “Venedik Kaynaklarında Karlofça Antlaşması,
Diplomasi ve Tören”,
Türkler-Osmanlı, 9: 783-791.

Molnar, M. (2001). “Karlofça Antlaşması’ndan Sonra Osmanlı-Habsburg
Sınırı (1699-1701)”
Türkler-Osmanlı, C. I, İstanbul: Yeni Türkiye.

Özcan, A. (2002). “Köprülüzâde Fazıl Ahmet Paşa”, DİA, C. XVI, İstanbul:
DVY.

Şutoy, V. E. (1989). “Osmanlı Devleti’nin 1700-1709 Kuzey Savaşı
Yıllarındaki Tutumu”,
Belleten, 207, 208: 903- 966.

Ülker, N. (1989). “XVII. Yüzyılın İkinci Yarısında İzmir’deki İngiliz
Tüccarına Dair Ticari Problemlerle İlgili Belgeler”,
Belgeler, 18: 261-319.

1
Dr., Milli Eğitim Bakanlığı.
2
   Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, (Haz. Abdülkadir Özcan), TTKY,
Ankara, 1995, s. 7-70.
3
   Avusturya, Vasvar Antlaşmasının uzatılmasını Batıda Fransa ile savaştığından istemiştir.
4
   Stuhlweisenburg, Budin vilayetinde bir sancağın adı.
5
   Ahmet Ağa, Viyana Kuşatması Günlüğü, (Çev. Richard F. Kreutel, Türkçesi, Esat Nermi),
Milliyet Yayınları, İstanbul, 1970, s. 50.
6
   Sadareti, (15 Aralık 1683 - 18 Aralık 1685).
7
   Sadareti, (18 Aralık 1685 - 23 Aralık 1687).
8
   Sadareti, (30 Mayıs 1688 - 7 Kasım 1689).
9
   Zülfikar Paşa, Sefaretnâme, s. 15, (Wolfgang Jopst Der Gesandtschaftsbericht des Zü l-
Figar Efendi über die fridensverhandlungen in Wien 1689, Doktora Tezi, Üniversität
Wien, Wien, 1980).
10
Rami Mehmet Paşa, Vekayi‘-i Musâleha, Millet Kütüphanesi, Reşit Efendi Kısmı, Nr. 685,
s. 3a.
11
   BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 2; BOA, MAD.d, 2150; BOA, D.EVM, 151/150; BOA, İE,
DH, 1649; BOA, Ali Emiri, Mustafa-II, 4/355, 7/649, 8/762, 9/890; BOA, MAD.d, 6371;
BOA, C. AS, 37771.
12
   BOA, Ali Emiri, Mustafa-II, 1/77; BOA, A.{DVN, 252/81.
13
   Bu mühür bugün Viyana müzesinde saklanmaktadır.
14
   BOA, A. {VKN.d, 2/1700.
15
   BOA, A. {DVN. DVE. d -35/1, s. 62vd.
16
   Liman ve iskelelerde yabancı tüccarlara karşı “ahidnâme-i humayun” dışında davranışlar
1697, 1698, 1699 yıllarında artmıştır. Bu dönemde kadılara ve görevlilere gönderilen
belgelerde de yoğunluk mevcuttur. 1699 sonrası ise bu hukuksuz davranışlarda azalma
görülmektedir.
17
   BOA, A. {DVN, 252/83, 253/72; Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi
Devleti’l-Hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Kütüphanesi, 9435 II. K. 212, vr. 2.
18
   BOA, A. {DVNS.MHM.d-106, s. 722, 726.
19
   Behçeti İbrahim Efendi, a.g.e., vr. 181a; Uşşâkîzâde Târihi, s. 310, 315.
20
   BOA, MAD.d, 7744, s. 6, 11, (Râmi Efendi, İskerletzâde, Peget ve Coller’in 22 Haziran
1698 ile 25 Şubat 1699 tarihleri arasında harcamaları); BOA, İE. HR, 523, 542, 543, 544.
21
   BOA, İE. HR, 352, 353 (Karlofça'ya giden heyetin harcamaları); Sulhnâme, s. 10b, 12a;
Behçeti İbrahim Efendi, a.g.e., vr. 181a.
22
   BOA, İE. HR, 379, 542.
23
   Sulhnâme, s. 57b; Uşşâkîzâde Târihi, s. 359.
24
BOA, C. HR, 1092; BOA, A. {DVN, 277/99; BOA, A. {DVN. DVE. d, 35/1, s. 62, 65;
Raşid Mehmed Efendi, Tarihi Râşid, C. II, İstanbul, 1282(1865), s. 528; Defterdar Sarı
Mehmed Paşa, Zübde-i Vekayiât, (Haz. Abdülkadir Özcan), TTKY, Ankara, 1995, s. 725;
Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I-II, (Haz. Raşit
Gündoğdu), Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005, s. 489.
25
   BOA, MD-111, (Evahiri Zilkade 1112).
26
   BOA, Cevdet, Hariciye, 8571.